21 Temmuz 1969’da annem ve babamın macera için
Avustralya’ya gitmesinden dolayı Canberra’da doğmuşum. Hiç hatırlamıyorum. Üç
yaşında İstanbul’a kesin dönüş, ilkokul ve sancılı lise yıllarımda beni en
mutlu eden annemin eve getirdiği heykel çamuru idi. Annemin Tatbiki Güzel
Sanatlar Seramik Bölümü’nden mezun olmasından dolayı evimizde hep çamur olurdu.
Elimden düşmeyen kırmızı çamur ile oynar, bir şeyler şekillendirirdim. Şişli’de
yaşadığım gri günlerimi o çamurla sıvamaya çalışıyordum sanki. Hâlâ 3 yaşımdan
lise sona kadar yaptıklarım
annemde durur.
Üniversiteyi ilk yıl kazanamadım. Tam iki yıl
şuursuzca desen çizdim. Birinci girişimde neden kazanamadığımı anlamadığım gibi
ikinci girişimde neden kazandığımı da anlamadım. Ama hatırlıyorum Mimar Sinan
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazanınca çok
sevinmiştim. Annem seramik bölümünü okuduktan sonra Almanya’da staj yapıp geri
dönmüş, fabrikalarda tasarımcı ve işletmeci olarak çalışmıştı. Küçükken annemle
beraber gittiğim bu fabrikalarda, belki 50 - 60 derece sıcaklıktaki, çok
sıkıldığım ortamlarda çalışmak yerine, bir alternatif geliştirebileceğim
ümidiyle okumaya başladım.
Fakültedeki dört yıl boyunca, Emre Zeytinoğlu
ile kurduğum diyalogdan başka eğitimim adına olumlu hiçbir şey hatırlamıyorum.
İyi bir eğitim aldığımı söyleyemem. 50’lerde öğrenci olan profesörlerden
70’lerde öğrendikleri metot ve bilgilerini aktaran hocalarımın bana katkısının,
90’ların politikasına, coğrafyasına, kentine ve yaşam pratiklerine uyum
sağlamayan bir el sanatları becerisinden öteye geçmemesi çok normaldi. Zihnimi
ve düşüncemi sadece Emre Hoca açmıştır. Fakat bunu şimdi fark edebiliyorum.
Eğitimimin eğer sorunlu olduğunu görebilseydim okulu bırakır mıydım
bilemiyorum. Daha sonra fark etmem ise bana çok şey kattı. Eksiklerin ne
olduğunu hep araştırdım. Özellikle yurtdışı gezilerimde, sanat eğitiminin nasıl
yapıldığı konusunda ister istemez birçok araştırma yaptım.
Son sınıfın ikinci döneminde Moda’da devren
bir seramik atölyesi buldum. İki arkadaşımı da ortak ederek burayı tuttuk. Çok
büyük bir mekandı. 1993 yılında mezun oldum. Her mezun gibi, kendimi “sanatçı”
hissediyordum. Bu memleketin “bana” ihtiyacı vardı. Dosyalarımı hazırlamış ve
birçok galeriye başvurmaya başlamıştım. Sırf bu dosyayı hazırlamak için son yıl
inanılmaz çalışmış, dönemde 3 proje istenirken 12 çalışmayla diplomaya
çıkmıştım. Bu işlerle hazırladığım dosyam tabii ki bir sonuç vermedi.
Biraz karamsarlığa düşmüştüm. Acaba iyi
sanatçı değil miydim? Halbuki 4 yıl hiç kalmadan, iyi notlar ve ilişkilerle
mezun olmuştum. Devraldığımız atölyede ders vermek istedim. O zaman seramik konusunda
ders veren pek kimse yoktu. Ufak ufak para kazanmaya başlamıştık. Bunun yanında
hediyelik eşyalar, kap kacak türü seramikler de üretmeye başlamıştık. Her seramikçinin rüyası duvar panoları bizim
de hayallerimizi süslüyordu. Önce yavaş, sonra hızlı, bir hayli pano yaptık.
Para durumları düzelmişti. Her şey yoluna girmiş ama ortaklık çatırdamaya
başlamıştı.
Bu sırada İsmet Doğan ile tanışmıştık.
Ortaköy’deki evinde toplanıyor, sabahlara kadar ettiğimiz muhabbetlerde sanat
ile ilgili konuşuyorduk. Bu toplantılarda Guy Debord, Guattari, Deleuze ve
tabii Baudrillard ile tanışmıştım. Okumalar yapıyor, kitapları ve günlük
sergileri tartışıyor, dedikodu yapıyorduk. Ali Akay, Alparslan Baloğlu, Yusuf
Taktak, Özgür Uçkan gibi bir üst nesilden birçok kişi ile burada tanışmış ve
sanatla ilgili düşünmeye bu evde başlamıştım. İsmet, enteresan bir adamdı.
İnanılmaz aurasıyla biz gençlere çok şey katmıştır.
O zaman biraz dahil olduğum sanat beni artık
iyiden iyiye heyecanlandırıyordu. İsmet’in evinden başka sanatla ilgili
konuşabileceğim bir tek, şimdi eşim olan Gaye vardı. İkimiz resmen aranıyorduk.
Sonra Uluslarası Plastik Sanatlar Derneği başkanı Hüsamettin Koçan’ın tavsiyesi
ile kurulan DAGS (Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği) ile tanıştım. Artık
daha çok şey okumuş ve biliyordum. Düşünüyor ve sözüm oldukça projelerimi
oluşturuyordum. Ayrıca mimarlarla çalışıyor ve yaptığımız panoları şantiyelere
takmak için haftalarca çalışıyorduk. Ama nedense bu ticari başarı beni çok
mutlu edemiyordu. Okulu çok özlüyordum. Yüksek lisans sınavlarına hazırlandım.
Bana göre çok iyi bir dosya ile sınava girdim. Beni “çok iyi iş yaptığım,
atelyeye de nasıl olsa sahip olduğum için girmeme gerek olmadığını” söyleyerek
reddetmişlerdi. Bu beni çok rencide etmiştir. Halbuki daha çok öğrenmek ve
açıkçası okuldan beslenmek istiyordum. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar
Üniversitesi’ne yüksek lisans eğitimine başvurmam ve girmem ile evlenmem aynı
yıllara denk geliyor.
DAGS önemli bir oluşumdu. Her hafta buluşur
tartışır, çeviriler yapar, geliştirdiğimiz projeler için sponsor arardık. Ekip
çok iyiydi. Vahit Tuna, Elif Çelebi, Gaye İnal, Alican Yaraş, Didem Dayı, Genco
Gülan, Yeşim Özsoy, Halil Altındere ve Nadi Güler. Performans Sanatı’nı
araştırıyor ve bedenin yaşamdaki ifade sınırlılıklarını daha görünür
kılmak istiyorduk. Birçok etkinlik düzenledik. “Performans
Günleri” bunların başında gelir.
Atelye ilişkileri artık iyi gitmiyordu.
Ortaklardan birine payımızı devrettikten sonra 1996 yılında Gaye ile yeni bir
atelye açtık. Bu atelye daha satışa yönelik bir mekândı. Cadde üstü olması,
perakende satış için üretimimizi arttırdı. Dekorasyondaki yeni ithalatçı
sektörler, pano işini bıçak gibi kesmişti. Hem ders veriyor, hem de satış için deli
gibi üretiyorduk. Atelyeden burnumuzu çıkartamıyorduk. Ev geçindirmek için
başka bir alternatif arayışlarına başlamıştık. Bu kapalılık birçok şeyi
kaçırmamıza sebep oluyordu. Ama uzunca bir süre alternatifini bulamadık. Ama bulur bulmaz da
atelyemizden ticari satışı kaldırdık.
DAGS da yavaş yavaş çatırdamaya başlamıştı. Sadece
biz değil, herkes evleniyor ve işe giriyordu. 30’lu yaşlara girilmiş ve sanat
için yanyana gelmek için vakit ayırmak zorlaşmıştı. Dernek olma meseleleri de
sıkıyordu. Benim başkanlığım dönemimde sona geliyorduk. En son etkinlik organizasyonumuzu Bilgi
Üniversitesi ile birlikte Babylon’da düzenledik ve DAGS’ı feshettik. 90’lı
yıllarda gençlerin kurduğu ilk inisiyatiftir DAGS. Daha çok uzun sürmeliydi
belki ama artık Nadi ve ben kalmıştık. Herkes işlerinden başını kaldıramıyordu
ve bitirdik.
Aynı okulda sanatta yeterliliğe alınmıştım.
Hep okulda öğretim elemanı olmak istiyordum. Nedense beni hiçbir hoca duymazdan
geliyordu. Danışmanım Prof. Dr. Güngör Güner ile aram çok iyiydi ama bir türlü
asistan olma meselemle ilgili ciddi bir konuşma yapamıyorduk. Yaptığım sanatta
yeterlik sırasında, seramik sanatının güncel sanata dahil olmadığını iki ayrı
kutup gibi birbiriyle ilişki kurmadıklarını görüyordum. Seramik sanatçıları önemli
etkinlik ve sergileri bile takip etmiyor sadece seramik ile ilgili sergilerde
buluşuyorlardı. Ayrı bir koloni gibiydiler. Seramik malzemesinin eleştiri ile
kendini vareden sanatın içinde olması için çok uğraşıyordum. Dekoratif olmanın
haricinde malzemenin kavrama kattıkları, bağlamları ile birlikte düşünüyor ve
hiç durmadan sergiler düzenliyor veya davet ediliyordum. Bu dönemde ürettiklerimi
başarılı bulurum. Galeri X’le çalışıyordum. Şimdiki anlamda sanatçısı değildim
ama proje götürüp Gülsün Erbil’e kabul ettiriyordum. O dönem dostluğumuz çok
iyiydi. Desteğiyle birçok sergiyi orada organize ettim. Bu sergi açılışlarından
birinde tanıştığım Nevzat Atalay beni Kocaeli Üniversitesi’ne davet etti. Bu
davetten iki yıl sonra açılan kadro ile 2004 yılında yardımcı doçent olarak Güzel
Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde işe başladım. Sonunda bir üniversitede
olmanın mutluluğunu yaşamaya başlamıştım. Bu mutluluk hâlâ devam etmektedir
içimde. Fakültemde çok iyi dostlarım oldu. Ders vermek, anlatmak için çalışmak,
okumak, araştırma yapmak, öğrencilerle proje geliştirip uygulamak, sanat
üretmekle eşdeğer. Bir üretim gibi ders vermek… Dersleri eserleştirmek… Sanat
ve derslerdeki plastik yapı. Buralarda Beuys’a çok yakın hissetmişimdir kendimi.
Ders vermenin bir eylem biçimi olması, aktivist yapıyı içinde barındırması,
muhalif ve eleştirel yapıyı çoğaltması benim için çok değerlidir. Artık
eğitimciyim. Safiye Başar ile birlikte kurduğum seramik bölümünün başkanıyım.
Seramik malzemesinin kendi dili ile kurulmamış o kadar ham alanları var ki…
Seramik sanatının ilişki kuracağı alanları da ortaya çıkartıyor bu durum.
Sözün, eleştirinin, ideolojinin önemli olduğu bir alandan bahsediyorum.
Verdiğim eğitimi söz ve tasarım geliştirme metotları üzerine kurdum. Guy
Debord’un Gösteri Toplumu
ile başlayan eğitim, galeri ve müzelerde devam etmekte. Yaşamı tasarımlara
taşımak için geliştirdiğim metotlarla verdiğim eğitime sunum, metin oluşturma,
konuşma, ikna etme gibi konuları da dahil etmekteyim. Seramik bölümlerinde daha
çok sektörel, malzemeyi fetişleştiren eğitim modellerini dışlayarak, önce söz
ve eleştiri oluşturmak üzerine çeşitli pratik uygulamalar dahilinde eğitimin
olması gerektiğine inanıyorum. Seramik sanatçısından önce sanatçı olma anlayışının,
bugünün tanımlarını analiz ederek, her yıl güncellenmesinin, seramik sanatına
çok daha büyük bir katkısı olduğunu düşünmekteyim.
Bu doğrultuda sanatta fetişleştirilen her şeye
karşı alternatif bakış pratiklerini oluşturmayı amaçlıyorum. Müze, galeri,
koleksiyoner, iktidar, sermaye karşısında eleştiri geliştirebilen ve bu
eleştirinin bağımsız bir üretimin ana direği olduğunu vurgulayan bir yapı ile
öğrencilerime ulaşıyorum. Konuşmayı bilmeyen bir çocuğa, alfabe öğretmenin bir
yararı olmayacağı düşüncesiyle geliştirdiğim bu deneysel sanat eğitiminden
mezun olan öğrencilerimin üretken olduklarını bilmek gayet mutluluk verici. Bunun
dışında 5 yıldır Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nde, 2
yıldır İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’nde lisans dersleri
veriyorum. Birçok öğrenciye bu doğrultuda ulaşabilmenin hazzını yaşıyorum.
Seramik malzemesini güncel sanat sergilerinin
içinde kullanıyorum. Performans yapmaya devam ediyorum. Öğrencilerimle
geliştirdiğim projelerde açık ve kamusal alanlarda çeşitli eylemler
geliştiriyor ve uyguluyorum. Çevre sorunları ile ilgili hazırladığım projeler
üzerinde ciddi zaman harcıyorum. Sanatın müdahale ederek bana açtığı alanda
nefes alıyorum. Müdahaleci ve eleştirel pozisyonlarda anarşist ve muhalif
politik tavrımla bağımsız üretimlerime, sermaye odaklı sanat piyasasının bilinçli
bir şekilde dışında kalarak, yeni yapı ve algı araştırmalarımla üretimime devam
ediyorum. Bu model üzerinden gençlerin de nefes almalarına uğraşıyorum. Daha uzun zaman öğrencilerimle birlikte
gidişhata müdahale edebilirim diye düşünüyorum.
19.01.2012