621127
Çalışmaya
17 yaşında başladım. Yıl 1979. İlk işim İzmir’in en çok satan iki kitapçısından
birinde çıraklık. Ben liseyi yeni bitirmişim. Bu zaten bir yaz işi. Yanısıra
yaptığım işlerden biri oyuncak, diğeri ansiklopedi pazarlamacılığı. Bir yaşlı,
yoksul amca, aslında içeriği hemen hemen aynı olan iki ansiklopediyi birden
almaya kalkınca, ona gerçeği söyleyip de terkettiğim iş pazarlamacılık. İzmir
yıllarımdan hatırladığım bir diğer işim İzmir Fuarı’ndaki Elektrik Mühendisleri
Odası Pavyonu’nda gece bekçiliği. Bu işten para alıyor muydum, yoksa sadece
örgütsel (TİP – TKP) bir görev miydi, hiç hatırlamıyorum. Ama 1980 yılı 12
Eylül sabahını o pavyonda karşılayışım dün gibi gözlerimin önünde.
1980-1982
arası benim İzmir’deki son iki yılım. Önce bir yıl Ege Üniversitesi Fen
Fakültesi Biyoloji Bölümü, ardından 9 Eylül Hukuk Fakültesi öğrencisiyim.
Siyasal gözaltı, tutukluluk aylarım da bu yıllar içinde. Beni gönülsüz serbest
bırakan İzmir Emniyeti 1. Şube polislerinin sürekli takibi ve gözdağından
usanıp İstanbul’a göçmeye karar veriyorum. En az dört yıl, yani 1986’ya kadar,
kendini İzmir’de yaşıyor ve okuyor gösteren, sıkıyönetimin yasadışı gözetim
uygulaması gereği İzmir’deki aile evinde polisçe yoklandığını annesinden
öğrendiğinde otobüse atlayıp İzmir’e giden, karakola uğrayıp, ben buradayım,
diyen, sonra da yeni kentine dönen bir garip İstanbulluyum.
O
yıllarda Cağaloğlu’nda muhabirlik, foto muhabirlik, pikajörlük, montajcılıkla
başladığım yaygın basın işçiliği kariyerimi sayfa sekreterliğine doğru
yönlendiriyorum. Ekin Yazın Merkezi’nde birçok sendikal, turizm, sağlık
periyodik yayının ve İletişim Yayınları’nda ansiklopedinin sayfa
sekreterliğinden geçiniyorum.
(Hatırlıyorum:
Maaşım 50 bin, ev kiram 30 bin TL.) TÜRSAB, Petrol-İş, Tıp ve Sağlık, Toplum ve Hekim, Abstract dergileri ve Tanzimat’tan
Cumhuriyet’e Türkiye,
Çağdaş Liderler,
Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi ansiklopedileri, bünyesinde çalıştığımı
hatırladığım yayınlar. Yarı kaçak konumumdan dolayı o dergilerin künyelerinde
ismim farklı yayınlanıyor. Tüm bu süreçte, artık hukukçu olmamaya karar versem
de askerliği ertelemek adına sürdürdüğüm öğrenciliğimin girilmesi zorunlu
sınavları için İzmir’e gidip gelmeye devam ediyorum. Son sınıfta devamsızlıktan
atılıyorum.
1986’da,
yine ve sadece askerliği ertelemek adına, bir yandan çalışırken en rahat devam
edilesi okul olarak MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’ni gözüme kestirip,
sınavlarına girip, kazandım. Sanatı ve sanatsal kaygıları daha içkin cümlelerle
yaşantıma eklemlemem, daha ilk iki yılda beni okuldan atmaya çalışan temel
sanat öğretim üyeleri sayesindedir. Öğrenciliğim sekiz yıl sürdü ve 1994’te
diploma projemin kabul edilmemesi ile olaylı bir biçimde sona erdi. Aynı yıl 4.
İstanbul Bienali’ne çağrılı sanatçı olarak katıldım. Yeni bir diploma
projesi vermeyi reddederek okuldan atıldım. Bol olaylı, dilekçeli, dergilerde
yazılan polemiklerle akan bu sürecin öyküsünü şuradan okuyabilirsiniz.
Tüm
bu öğrencilik yılları boyunca yine periyodik ve çoğu sendikal içerikli
dergilerin muhabirlik, yazarlık, sayfa sekreterliğiyle, serbest ya da ücretli
grafik tasarımcılıkla geçindim. TÜRSAB, Petrol-İş (gazete ve dergisi), Kristal-İş, Otomobil-İş, Laspetkim-İş, Cönk, Genç İnsan, bünyesinde çalıştığımı
hatırladığım yayınlar. Bu dönemde Uygarlıklar Tarihi ansiklopedisi için
harita da ürettim ve galiba ilk kişisel sergim olan “Kentresimleri”ne varan
harita aşkım böyle başladı.
Öğrenciliğimin
ardından, 2000 yılı ekonomik krizine kadar bir dizi yayıncılık şirketinde
(İnterpress Yayıncılık / Mimarlık dergisi, İnterpro Yayıncılık / BT-Haber dergisi, Hayal
Mahsulleri Ofisi / Resimli Roman dergisi, Bisiklet Yayınları, Dalga Yayıncılık /
Bilim-Scientific American dergisi, Sinema Gazetesi) yazar, sayfa
sekreteri ve grafik tasarımcı olarak ve küçük bütçeli reklam ajanslarında (GİFT
Ajans, Ring Ajans) sanat yönetmeni olarak çalıştım ve geçindim. En uzun süre
çalıştığım işyeri ise birbirinin devamı olan Güzel Sanatlar/Bates ve Güzel
Sanatlar/Saatchi&Saatchi reklam ajansı. Bu ajanstaki işim, basılı tüm
malzemeden sorumlu teknik koordinatörlük ve trafikerlikti. Bir büyük reklam
ajansında sanat yönetmeni ya da yaratıcı yönetmen olarak çalışmayı hiçbir zaman
seçmedim.
1998
yılında kuruluşundan itibaren gönüllü destek verdiğim Dulcinea Çağdaş Sanatlar
için Özgür Mekan’da ikinci solo sergimi açtım. Bu yıllar birçok resmimin oldukça iyi fiyatlara alıcı
bulduğu, neredeyse her sinema günlerinde işi bırakıp, onlarca filmi izleyip,
ardından aynı işe ya da bir başkasına rahatlıkla dönebildiğim, geçim derdimin
beni pek sıkıştırmadığı yıllar...
2000
yılı ekonomik krizi, bulabildiğim her ufak tefek işe atladığım uzun işsizlik
yıllarımın da başlangıcı. 2005 yılına kadar kısa sürelerle, Roll Reklamcılık’ta
lentiküler baskı tasarımı, Kesişim Yayınları’nda görsel yönetmenlik, Herşey
Yayıncılık’ta sayfa tasarımı (Turkishtime dergisi) yaptım. Bu yıllar aynı zamanda
İxir, Paralax ve Superonline’da sanata ve hayata dair
ücretsiz yazılar yazdığım yıllar. Yine Dulcinea’da açtığım Türkiye’deki son
solo sergim “Aynalarımı İstiyorum”, bu yarı işsizliğimle de katmerlenen depresif yıllarımın
iyi bir yansıması.
2004
yılında İsveç, Stokholm’e göçmeye karar verdim, 2005 yılı Ocak ayında da
göçtüm. Önceki sergilerden elimde kalan birçok resmin, daha çok da bu kararıma
destek olmak adına birçok dostum, arkadaşım tarafından ardı ardına satın
alındığı yıllardır aynı zamanda 2004-2005. Borçlarımın hemen hepsini ödeyerek
yola çıkmamı sağladılar, sağolsunlar.
Yeni
bir ülke, yeni bir kent, yeni bir dile yolculuğa dair seçimim, verili mesleki
kariyerimin ne kadar zengin olursa olsun hiçbir yeni iş başvurusunda zerre
kadar değerinin olmadığı bir göçmen ayrımcılığını da beraberinde getirdi. Bir
yandan İsveççe dil kurslarına devam ederken bir yandan da bu zor yolculuğun her
yeni adımı, sorunu, sanatsal yaratımımda karşılığını bulmaya başladı: oturma
iznime dair yaşadığım sorunlardan Hakan Akçura’nın aşkına ve kişiliğine dair kitap sanat nesnem, İsveç Göçmen Bürosu’na Açık Mektup video performansım, aylarca çalıştığım göçmen
işlerinden Asansörler, asansörler... foto düzenlemem, Günaydın video performansım, devam ettiğim İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun zorunlu
bedava işgücü kurslarından da İşyeri İsveççesi Sınıfında İsveç Kültürü ve İşsizlik Üzerine Bir Tartışma videom ortaya çıktı.
Aradığım
işlerin çoğunda kullanacağım ve çoğundaki gelişmelerin çok gerisinde kaldığım
tasarım ve uygulama programlarına dair kurslara ücretsiz katılmamı sağlayacak,
İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun Kültür Bölümü’ne dahil olmak için dört yıl
arayla iki kez başvurdum. Gerekli tüm koşullara fazlasıyla sahip olmama rağmen
sadece yeni bir göçmen olduğum için başvurularım reddedildi. 2007’deki ilk
başvurumun ardından bu ayrımcılığa dair olup bitenleri kamuoyunu ilettim.
İsveç Sol Parti, bu ayrımcılığı Meclis’e taşıdı ve bir gensoru
verdi. Gensoru, Bakanlık tarafından geçiştirilen aslında cevap olmayan bir cevapla
karşılandı. Konuyu bu kez ayrımcılıkla ilgili en üst karar kurumu olan
Ayrımcılık Ombdusmanlığı’na taşıdım. Ayrımcılık Ombdusmanlığı, başvurumu,
“ayrımcılığın niteliğinin etnik olduğuna kanaat getirmediği” yerden reddetti.
İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun Kültür Bölümü’ne ikinci kez, bu sefer gerekli
koşulların çok daha zengin bir biçimde karşılandığı bir belge, kanıt yığınıyla,
üstelik bir İsveç vatandaşı olarak 2010 yılında başvurdum. Yine reddedildim ve
ayrımcılığın sürekliliğini “Cehennemin dibine gidin!” başlığıyla yayınladığım bir basın açıklamasıyla
teşhir ettim. Bu çabamdan tümüyle vazgeçtim.
İsveç’teki
ilk yıllarımda yukarda da yazdığım gibi, çok az ücret karşılığı alışıldık
göçmen işlerinde, gece ev kapılarına gazete dağıtımı, gündüz metro ve tren
çıkışlarında bedava gazete dağıtıcılığı, engellilere yönelik kişisel asistanlık
gibi işlerde çalıştım. Genellikle ırkçı bölüm şeflerim tarafından, bedenimi çok
zorlayan güzergahlara yönlendirildim. Belimin iki omurunda disk kayması oluştu.
Bir kez ev temizliğine gittim.
2007-2009
arası iki yıl, İnteraktif Enstitü isimli, IT temelli yaratıcı uygulamalar
üreten bir kurumda grafik tasarımcılık ve proje asistanlığı yaptım. İsveç İş ve
İş Bulma Kurumu’nun destek programıyla bulduğum ve asgari ücrete denk gelen
maaşımın % 80’ini işveren yerine kurumun ödediği bu işin bana sağladığı en
büyük olanak, artık işsizlik sigortasına sahip olmaktı. Ailemin geçim yükü tüm
bu yıllar boyunca ağırlıklı olarak aşkımın, karımın omuzlarındaydı. Geçen yıl
ilk kez bir iş sözleşmesi imzaladım. Kadrolu elemanların hasta ya da tatilde
oldukları günlerde çağrıldığım ve çalışabildiğim, süresiz, güvencesiz bir işe
dair: 25 kadar –çoğu şizofren– ağır psikiyatrik hastanın birlikte yaşadığı üç
apartmanlık bir komplekste, onların gündelik hayatı götürebilmelerine destek
veren belediye sağlık bakım görevlisiyim. Genellikle yaz aylarında ve noel
tatillerinde iki hafta, diğer aylar ayda 3-5 gün çağrılıp, çalışıyor ve artan
günlerde asgari ücretle eşit düzeyde işsizlik sigortası alıyorum. Olağanüstü
sevdiğim, istekle kadrolu çalışabileceğim bir iş. Her birisi sevilesi, çok özel
bir iç zenginliğinde varolan, ben gibilere çok ihtiyacı olduğunu bildiğim
insanlara hizmet...
Hâlâ
kadrolu, sürekli bir işim yok anlayacağınız. Hâlâ aradığım işlere dair skala
aslında çok geniş: sanat yönetmenliği, grafik tasarımcılık, tişört baskı
tasarımcılığı, grafik uygulamacılık, dijital görsel rötuş işçiliği, sayfa
sekreterliği, dijital baskı işçiliği, fotoğrafçılık, trafikerlik, matbaa
koordinatörlüğü, engelli insanlara kişisel asistanlık, gençlere ya da
göçmenlere yönelik proje liderliği, uygulamacılığı, görsel veri bankaları ya da
görsel arşivlerde işçilik... 2005’ten bu yana başvurduğum iş sayısı 1000’i geçmiştir.
Sadece ikisinde, sonuç vermeyen görüşmelere çağrıldım.
Ayrıca
her yıl, varolan tüm sanat kültür alanındaki kamu ve özel destek fonlarına
genellikle birbirinden farklı ve yeni projelerle sürekli başvuruyorum. Kimisi
sanatsal projeyi, kimisi sanatçı atölyesini, kimisi ise sanatsal yaşamı kısa ya
da uzun süre boyunca desteklemeyi hedefleyen fonlar bunlar. Herhalde başvuru
sıklığımdan dolayı aracılarla bana iletilen, bilmem istenen, İsveç’te bir
göçmen sanatçının on yıl geçmeden hiçbir fondan destek alamayacağına dair
varolan “gizli ve egemen kurala” uygun olarak hiçbir başvurum kabul edilmedi.
Benim başvurularımın reddedildiği her yeni fon döneminde destek alabilen göçmen
kökenli sanatçı sayısı asla % 5’i geçmedi (ülkedeki göçmen oranı üçte biri
geçti, yarıya ulaşmak üzere) ve birçok has İsveçli zanaatkâr (mücevher, takı,
tekstil, örgü satıcısı) “ticari dükkan”, toplam yüz binlerce İsveç Kronu destek
aldı.
Tüm
bu işsiz ya da yarı işli İsveç yıllarımın atmosferi, içeriği, tek tek
sonuçları, burada ürettiğim ve çoğu sergilenen tüm işlerimin temel konusu.
Burada açtığım tek kişisel sergim “Dikkat: Sıkışma Riski!”, katıldığım karma sergiler “Labirent”
ve “Ben, sahibimin köpeği” tümüyle bu işlerimin sergilendiği zeminler oldu. Günaydın ve İsveç Göçmen Dairesi’ne Açık mektup Zagrep’te de sergilendi.
Çoğunlukla
yaygın paylaşımını önemseyip, herkesle paylaştığım videolarımın sınırlı
sayıdaki DijiBeta kopyalarını kurumlara, müzelere satmayı, bunun yolunu, bunu
becerebilen sanatçı arkadaşlarımdan öğrensem de hiç başaramadım.
Ayrıca
“Yerdeki Yığın” başlıklı karma sergide yer alan Bir eksik (İsveç ikilemi: Steril ya da değil) işim, İsveç devletinin geçmiş
kısırlaştırma politikası ile yasadışı göçmenlerin yasal sağlık hizmeti almasını
engellendiği bugünkü ırkçı politikası arasındaki paralelliği gösterdiği yerden,
çevremde her gün soluduğum bir haksızlığın teşhiriydi.
Yeni
ve çok önemli olan, altı yılın ardından ilk kez bir atölyem var. Beş aydır
orada çalışıyor ve ürettiğim diğer her şeyin yanı sıra, satabileceğimi sandığım
resimler de yapıyorum. Geçim derdini resim satarak çözmek diye, belki de çok
hayalci olmayan bir yeni hedefim var. İlk yaptığım resim ise, İstanbul’daki
dişçime, çeneme çaktığı üç implant ve yerleştirdiği bir köprünün ücreti olarak
sözverdiğim resim.
Bu
yedi yılın her gününde, dakikasında, anında soluduğum, üzerine düşündüğüm,
yazdığım ve İsveç gündelik hayatının dibinde gürül gürül, kapkara akan binlerce
“gizli kodun” teşhir edileceği bir sergi hazırlıyorum. Onlara, yani artık
vatandaşlık bağıyla da yanlarında olduğum ve esareti içinde yaşadıkları bu
kodlardan kurtulup, özgürleşmeyi önermek isteğim kodları kulaklarına
fısıldayacağım. Birkaç yüzü hazır. Birkaç yüzü kaldı. Bakalım...
14.01.2012