1978 yılı Ekim ayında Kartal Belediye Plajı ve
Motelleri’nde dünyaya gelmişim. 2 yıl sonra ordu plaja el koyunca apartman
dairesine taşınmışız. Sonra 1990 yılında babam ölünce Kartal’dan annemin köyü
Bebek’e göçtük ve o tarihten itibaren İstanbul’un Avrupa yakasında yaşadım hep.
İş ve sanat hayatına atılmam lise son sınıfı
buldu. Aslında lise boyunca hep tiyatro yaptım, Fransızca Tiyatro Festivalimiz
vardı, uluslararası bile olmuştu… 1997 yılının mayıs ayında Kumpanya
Sahnesi’nde yönetmen Kerem Kurdoğlu’na asistanlık yapmaya başladım. Kimse ücret
almıyordu; yönetmenin deyimiyle “amatör ruhla profesyonel işler” üretiyorduk.
Aynı yılın eylül ayında, bir çeviri denemesi yaptım ve böylece bugüne kadar
önemli geçim kaynaklarımdan birini teşkil edecek Fransızca-Türkçe yeminli
mütercim tercümanlık işine adım atmış oldum. 1997-1999 yılları arasında
geceleri Kumpanya’da yönetmen yardımcısı ve oyuncu olarak, gündüzleri de çeviri
bürosunda yarı zamanlı çömez çevirmen sıfatıyla tam zamanlı ve sigortasız
olarak çalıştım.
Kumpanya deneyiminde sahnenin önünü de arkasını da
tecrübe ettikten sonra, sahneye çıkıp spotları yüzümde hissetmektense sahnenin
arkasında olmayı, farklı alan ve uzmanlıkları bir araya getirip, organize edip
bir şeyleri ortaya çıkarmayı, sanatçıların enerjilerini beslemeyi, üretmeleri
için koşulları oluşturmayı daha keyifli bulduğuma karar kıldım. Lise biteli 3
yıl oluyordu ve ben hâlâ üniversite serüvenine girişmemiştim, aklımda, keyif
aldığım bu işlerin bir şekilde eğitimini alabilmek vardı. 3 aylık hızlandırılmış
desen kursunun ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Yönetimi bölümüne
kabul edildim. 2000-2005 yılları arası üniversite öğrenciliğim çeviri yaparak,
İKSV ve benzeri kurumlarda dönemlik ve güvencesiz işlerde çalışarak, ayrıca bol
bol ücretsiz staj yaparak geçti. 2004’te bir yıl boyunca Avrupa Kültür
Derneği’nde AB fonuyla desteklenen bir projede editörlük yapmak suretiyle AB
fonlarıyla da tanışmış oldum.
2006 yılında nihayet tezimi yazıp lisans diplomamı
elime aldığımda bir an ne yapacağımı pek bilemedim açıkçası. Bir arkadaşım
Fransız Konsolosluğu vize bölümüne eleman alıyorlar dedi, neden olmasın dedim
ve 6 ay boyunca vize almaya hak kazanan mutlu azınlığın şengen vizelerini
pasaportlarına yapıştırdım. Haftalık 40 saatimi alan, ne fazla mesaisi ne de
eve iş götürmesi olan ve kapasitemin yaklaşık %10’unu kullandığım, geri kalan
enerji ve zamanımı da okumaya, sergi gezmeye vakfedebildiğim bu iş bana hem çok
iyi para kazandırdı, hem de ilk kez beni sigortalı bir insan yaptı. 6 ayın
sonunda kontratımı uzatmak istediler ama cidden çok sıkılmıştım, düzenli gelir
ve sigorta da bir yere kadardı yani...
Hafriyat ile tanıştığım 2007 yılı Mart ayından
önceki birkaç ay da boş durmadım, Kanat Kitap’ta ve Virgül dergisinde editörlük yaptım, ayrıca Osman
Necmi Gürmen’in yeni romanının tanıtım kampanyasında çalıştım. Hafriyat
sanatçıları Karaköy’de bir mekân açacaktı ve bu mekândaki sergileri çekip
çevirecek bir koordinatör arıyorlardı; tabii hemen kabul ettim. Kâr amacı
gütmeyen, birkaç destekçisinin ayni yardımları dışında bir geliri de olmayan
Hafriyat Karaköy’de maaşımı sanatçılar kendi aralarında toplayıp ödediler bir
yıl boyunca, her sergi ayrı bir keyif, mücadele ve deneyimdi; diyebilirim ki
İstanbul sanat ortamının bağımsız bünyeleriyle hemhâl olmanın keyfini ben ilk
kez Hafriyat Karaköy’de tattım.
2008 Nisan’ında Beral Madra beni İstanbul 2010
Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Görsel Sanatlar Yönetmenliği’nde çalışmaya davet
etti. Bu davete icabet ettim ve üç yıl boyunca önce asistan, sonra da yönetmen
yardımcısı unvanıyla çalıştım. Düzenli maaşımız ödendi, sigortamız reel
maaşımız üzerinden yatırıldı ama fazla mesai ücreti uzun süre ödenmedi, görev
tanımımız dışına çıkan ve kendi uzmanlığımızı kullandığımız işler için ise
hiçbir proje bütçesinden ücret ya da telif almaksızın, maaşımızla yetinerek
çalıştık. Ajans kapandığında da öğrendik ki mevsimlik işçi statüsünden işe
alınmışız ve dolayısıyla kıdem tazminatı hakkımız yokmuş. Bu üç yılda Ajansa
gelen projelerin bürokrasi çarkları içindeki yolculuğunu ve uygulama
süreçlerini takip ettim, “Taşınabilir Sanat” projesiyle, “İstanbul’da Yaşıyor
ve Çalışıyor” projesine katılan sanatçıların üretimlerini yürüttüm. Çağdaş
sanat, insanları ve üretimleri ile kamunun parasını ve mantığını ilk kez bir
araya/karşı karşıya getiren eşsiz bir deneyimdi. Bir de Beral Madra’nın deneyim
ve birikiminden faydalanma şansı verdi bana. Ha bir de birikimli, yaratıcı ve
kafa dengi bir ekiple çalıştık, çok sıkı dostlar edindim. 2008-2010 arası
maaşlı işim ve unvanım dışında, bağımsız küratör ve sanat emekçisi olarak
çalışmaya devam ettim. İstanbul başta olmak üzere Kafkaslar, Avrupa ve Orta
Asya’da sanat etkinliklerine küratör, panelist, sanat ortamı temsilcisi hatta
uzman gibi unvanlarla katıldım, Türkiye dışındakilerin çoğundan katılım ya da
telif ücreti aldım. İşimi yaparken meslektaşlarım ve sanatçılarla birlikte
düşünmeye, onların deneyimlerinden faydalanmaya, haklarını, üretimlerini, ruh
ve akıl sağlıklarını gözetmeye elimden geldiğince özen gösteriyorum.
2010 yılı Eylül ayında, Fransız hükümeti bursuyla
Paris 8 Üniversitesi’nde Estetik ve Sanat Tarihi araştırma mastırı yapmaya
başladım. Bu satırları kaleme aldığım sırada mastırın ikinci yılına idrak etmiş
bulunuyorum. Paris’te yaşıyor ve çalışıyorum.
Diyebilirim ki beni en çok tatmin eden işler hep
en az para kazandığım, hatta süreçte paranın adının en az anıldığı işlerdi.
Prekarite (yarının bilinmezliği) yıllar içinde bir hayat biçimine dönüştü. Bunda
sanat ortamımızın yapısının prekariteyi neredeyse zorunlu kılmasının yanı sıra
benim kendi haklarımı gözetme konusundaki çekinikliğimin de payı var diye
düşünüyorum. Bu süreçte kendimi en huzurlu hissettiğim ortamlar bağımsız
sanatçı girişimleri, sanatçı örgütlenmeleri. Bu bünyelerle/yapılarla
çalışmaktan, birlikte üretmekten hep büyük keyif aldım ve almaya devam
ediyorum. Bir süredir bursu araştırmacı/üniversiteli statüsünün maddi ve manevi
konforunu yaşamaktan memnunum fakat bu günler de geçecek.
2.02.2012