Boris Groys diyordu, “artık özgür bir proje yapmak
imkansız”. Seçimlerimle kendime yarattığım özgürlük yanılsaması, para ve sosyal
hiyerarşileri yoksayarak ürettiğim –sadece kendi iç sesimde görünen– bir tür
manevi değer, beni bu sefil hayatta iyi hissettiriyor. Kendi ayakta kalma çabam
da giderek üretimimin parçası oluyor. Çünkü ayakta kalmaya çalışmak, politik
bir duruştan kaynaklanan bir tür direniş olması nedeniyle, entelektüel bir dış
sesi hak ediyor.
1981 yılında Bergama’da doğdum. Babam ilkokul öğretmeni
annem de terzidir. Üç kardeşiz, büyük ağabeyim işçidir; metal kaynakçısı,
diğeri ise iç mimardır. Deniz kenarında küçük bir kasabada büyüdüm. Bu;
ağaçlara çıkmak, bisiklete binmek, balık tutmak, toprakla uğraşmak ve okumak
demekti. Zor şartlarda sızlanmadan yaşama deneyimini de orada edindim. Şehir
dışında yaşamak, köyü tanımak, insan ihtiyaçlarının niteliği ve kontrolü
konusunda önemli bir deneyimmiş, sonradan anlayacaktım. Güzel Sanatlar
Lisesi’ni kazanınca 1993 yılında İzmir’e taşındık. Çok da ihtiyaç olmamasına
rağmen yaz ve şubat tatillerinde tezgahtar olarak çalıştım –iyi mi yaptım
bilemiyorum– erken yaşta çok kazanarak, insanın hiç aç kalmayacağı, ekmeğini de
nasıl olsa çıkartacağını anladım, bir daha da para kazanmakla ilgilenmedim.
Üniversite için İstanbul’a gelmeyi çok istedim ama ailem ekonomik olarak bunu
karşılayamayacağı için İzmir’de kaldım ve Dokuz Eylül Üniversitesi resim
bolümünde okudum. O dönem kısa bir süre okullara giderek kitap sattım. 2003’te
mezun olduğum yıl, bölüm başkanı asistan olarak çalışabilme ihtimalim olduğunu
söyledi, ben de bu sebeple yüksek lisans programına başladım. Hemen ertesi gün,
bu seçimin benim dünyamı çok sınırlayacağını anlayıp bıraktım.
İstanbul’da “Plajın Altında Kaldırım Taşları” sergisi ve
Borusan’ın “Yeni Önermeler” sergisine katıldığım, yeni yeni birkaç İstanbul
Bienali gördüğüm yıllardı. 2003 Eylül’ünde İzmir’de yaşayan ve güncel sanat
üreten sanatçılarla K2 sanatçı inisiyatifi olarak biraraya geldik. K2’de para
alarak çalışan tek kişiydim, orada proje direktörlüğü, kütüphanecilik ve
koordinatörlük yaptım ama aldığım bu para asgari ücretin yarısından az
fazlaydı, kaç para kazandığımı söylemeye utanıyordum. İlk kez, Aksanat’da “Sıkıntı
ve Gökkuşağı” sergisinde gösterilen bir işimi bir koleksiyoncuya sattım.
Sonrasında bir aylık sürecek bir workshop için seçildim ve Beyrut’a gittim.
Birbiri ardına çeşitli sergi, etkinlik, workshop ve misafir programları
nedeniyle yurtdışına çıkmaya başladım, Pakistan, Almanya, Danimarka,
Finlandiya, İsveç... Bu projelerden arta kalan paralar ve komik k2 maaşım ile
bir evim olmaksızın yaşamaya başladım. 2006 veya 2007 yılına kadar bu şekilde
idare ettim. Arada tekrar bir işim satıldı. Fazla yer değiştirmek benim için
eğiticiydi ve ekonomik olarak beni koruyordu ancak uzun vadede üretimimi ve
insani ilişkilerimi engellediğini düşündüğümden yerleşik hale geçmek ve
özellikle İstanbul’da yaşamak istedim. İstanbul’da uzun bir süre bir
arkadaşımda kaldım, mülteci olarak. Çok parasız kalınca internet üzerinden
çeviri yapıyordum: devekuşlarının yıllar içinde yanlış üretim yöntemleriyle
genlerinin bozulması hakkında yaptığım çeviri en çılgınıydı. Çok kısa bir süre
internet içerik editörlüğü de yaptım. Sanat eserleri nakliyesi yapan bir
şirkette 1,5 ay çalıştım. Hou Hanru’nun bienalini taşıdım. Bienal sırasında
“param yok bana bira ısmarlayabilir misin?” diyen sanatçının işlerinin
akılalmaz paralara taşınması ve sinirlerimin laçka olması bu sıralarda oldu.
İşten ayrıldım, Platform’da stüdyom oldu, bu sırada bir sanat kurumunun değerlendirilmesi projesinde
çalıştım. Danimarka’da bir misafir sanatçı programına gittim. Dönünce
İstanbul’da bir ev kiraladım kendi başıma kiraladığım ilk evdi. Gelirime göre
yaşadığım için ısıtma, aidat gibi ödemelerim yoktu, buzdolabım ve çamaşır
makinem de... Şehir merkezine yakın olduğum için her yere yürüyerek gidiyorum.
İstanbul’da henüz kurulmakta olan bir güzel sanatlar üniversitesinde iş buldum
ama güncel sanat camiasına düşman olan bu çevre, ilk haftada durumu anlayıp
beni işten çıkardı. İş aramaya başladım ama kriz üzeri neredeyse imkansız hale
geldi. Yurtdışından gelen bir iki sanatçıya çekimleri sırasında asistanlık
yaptım, yurtdışında katıldığım bir sergiden fee aldım. Arkadaşım Lukas Duvenhoeger doğumgünü
hediyesi olarak 2 aylık birikmiş kiramı ödedi. Çeşitli zamanlarda İstanbul’da
faaliyet gösteren birkaç galeriyle çalışmayı kendi nedenlerimle reddettim, bu
zamana kadar olmadıysa bu zamandan sonra da para olmayıversindi.
Oturduğum ev satılınca ve her şey çok zorlaşınca, erkek
arkadaşım ile birlikte yaşamaya başladım. İzmir Belediyesi’nin desteklediği bir
mekânda “Fazla Mesai” sergisini yaptım, küratör olarak aldığım parayla da borç
ödedim. 2011 yazı, şu an İtalya’da bir misafir sanatçı programındayım, bir işim
satıldı, Kunsthalle Winterthur’dan Köken’in solo sergisi için yaptığımız
röportajın parası gelecek, sonrasında bir solo sergiden gelecek fee var,
sonrasında ne olur bilmiyorum. Hiçbir zaman herhangi bir düzenli gelirim ve
para kazandıracak geleneksel bir mesleğim olmadı, bir gelecek fikrim de yok.
Buna karşın kendime yarattığım bir yaşam biçimi var ki ayakta kalmama ve
güçlenmeme yarıyor ve bu beni daha da eleştiren bir kişi yapıyor. Şimdi tüm bu
deneyimlerimden yola çıkarak fakirlik üzerine çalışıyorum. Yeni ürettiğim bu
bir seri iş; fakirlik, fakirlik korkusu, tüketimci kapitalist toplumlarda değer
sistemi, şehirde yasayan insanın hayatta kalma mücadelesinin ürettiği görünmez
konsensüsler ve güvence duygusu üzerine giden bir seri işten oluşuyor. Toki ve
Mutluluk, 2009 sadece bir meraktan değil bizzat şehirde kafamı sokacak bir
delik aramam ve alt sınıfların çaresizliğinden çıktı, Poverty Line, 2011
enstalasyonu ise ödeyemedigim borçların icra belgelerinin kopyalarının bir
çizgi halinde sergilenmesinden oluşuyor.
17.08.2011