02.02.2010
Yasemin Nur Toksoy
1976 yılında ailemin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Çocukluğumdan pek bir şey hatırlamıyorum. Hatırlamam İtalyan Kız Ortaokulu ile başlıyor. Bu okulda Sanat’ın farkına varıp kendime o çatı altında bir alan açabilirim dediğimi hatırlıyorum. Sonraki sekiz sene başka bir kültürü öğrenmenin, her şeyi anadilimde değil de o kültürün dilinde öğrenmiş olmamın, oradan buraya gelen bir döngü olduğunu daha sonraları farkettim. Fakat bu farklı dilin beni geçmişten ve tarihten koparıp özgür kıldığını da söylemeliyim. Bir anlamda bu tam da 80 sonrası Türkiye’sinin yakın geçmişten kopukluğuna denk düşüyor. Yani öncelikle resim yapmaya ve her şeyi kesip biriktirmeye, kaydetmeye, yazmaya, defterlerde ve duvarlarda tutmaya bu okulda başladım. Arkasından Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'ne girince suyun öteki tarafına geçince bambaşka sosyal ilişkilerin içinde buldum kendimi. Dört sene şaşkınlık içinde koşaraktan durmamacasına çalıştım. Çalışmanın ve emeğin farklılık yaratacağını düşündüğüm bir dönemdi. Aynı zamanda sosyal olarak da neliğimi ne işe yaradığımı sorguladığım yıllardı. Dört sene sonunda suyun diğer tarafına Mimar Sinan’a geçtim. Burada yüksek lisans programına girdim. Diğer taraftaki gibi burada da sudan çıkmış balık gibi hissettim. Tamamen farklı bir pratiğin içinde buldum kendimi. Üniversiteden beri devam eden "ne kadar farklı o kadar iyi, görmüş olurum" ile başlayan izlemeci tavrım devam etti. Çocukluğumdan beri izleme insanı olduğumdan yeni bir yerde her şeyi izledim ve dinledim. Özellikle burada Mimar Sinan’da Resim Bölümü’nde Halı Atölyesi’ne girişim benim için çok önemli bir eşik oldu. Burada Gülçin Aksoy ile çalışma imkanı buldum. Kendime içinde yaşayıp çalışabileceğim bir çatı bulmuştum. 1999 yazında evlendim. Liseden beri aklımda hep ülke dışına gitmek vardı. 2000’de Mimar Sinan’da tez aşamasındayken bu sefer başka bir kuruma New York’a Pratt Institute’e yine master eğitimine ve yine resim bölümüne gittim. Bu konuda bayağı tutarlı, sabit ve takıntılı davrandığımı düşünüyorum şimdi. 2001 senesinde 11 Eylül’den iki ay sonra Mimar Sinan’a Halı Atölyesi için açılan asistan kadrosu için sınava girdim. Bu atölyede Zekai Ormancı ve Gülçin Aksoy’un assistanı oldum. Eğitimimin kalanını bitirmek için Amerika’ya geri döndüm. Bu anlamda halı dokuması gibi olaylar ve kurumlar birbiri ile içiçe ve sıkı sıkı oturdu. Arkasından aynı kurumda yine resim programında sanatta yeterliliğe başladım. Sanatsal eylemim sanat eğitimi ile ilişkim haline geldi. Aynı zamanda da bir devlet kurumunda çalışmaya başlamanın devlet memuru olmanın gerçekleri ve farklılıkları ile karşılaştım. İlk dört senemi evraklar, toplantılar, kurullar, koordinatörlükler içerisinde geçirdim. Her türden metni çevirdim. Excel ve Word'de olası tüm tabloları ve formları doldurdum. Bunlar atılıp yerine yenileri gelince onları da doldurdum. Burada da herkesi ve işleyişi inceledim. Farklı farklı toplantılarda farklı insanlarla yanyana durmayı öğrendim. Evrak takibi denen şeyin sonsuz bir performans olduğunu ve sistemin genel işleyişine göre çok şey söylediğini anladım. 2004’te ikizlerim Nil ve Aral doğdu. Onlarla birlikte kendimi gördüm. Aynı zamanda halı atölyesi ve atölye insanları ile tüm bu süreçler yine beraber bir üretimi getirdi. 2006 senesinde aynı atölyeden Gülçin Aksoy ve Gözde İlkin ile Atılkunst olarak beraber çalışmaya başladık. Bu birlikteliğimiz bana yeni bir okul oldu. Atılkunst çalışmaları devam ederken geçmiş ve bugün biraraya geldi. Atılkunst gündem üzerine geliştirdikleri ile benim gündemime oturdu. Bu arada akademik olarak gereklilikleri yerine getirip bir basamak yükseldim. Çalıştığım kurumda da farklı gündem maddeleri eklenmeye devam etti ve ediyor. Bu anlamda yaşadığım her şey Atılkunst ile birleşti. Bugün bu grup birlikteliği biriktirdiklerimi ve kendimi icra ettiğim güncel bir süreç.