Gülçin Aksoy


1965’te Samsun’da doğdum. Üniversite dahil bütün eğitim sürecim Samsun’da geçti. Karadeniz çocuğuyum yani. Ağır 12 Eylül yıllarının yanında çocukluk zamanlarımdan hatta gençlik yıllarımdan en çok hatırladığım top peşinde koşmuş olmam. Mahallede top oynadım, futbol dahil, okul takımında oynadım, kulüpte oynadım. Çoğunlukla ekip sporlarında yer aldım. Sonunda menisküsümü (diz ekleminde yastık görevi gören kıkırdak doku) yırtıp o defteri kapattım. Üniversiteyi Samsun dışında okuma hevesim, yaşlı anne baba çocuğu olmanın, onları bırakamamanın ya da onların beni bırakmayı istememelerinin sonucu suya düşünce, okulu bitirince kendimi İstanbul’da buldum ve yüksek lisansa başladım.
Bundan sonra daha çetrefilli bir süreç başladı benim için. O ana kadar hiç dert etmediğim, geçim sıkıntısı olmadan geçirdiğim günler sona erdiğinden başımın çaresine bakmam gerekiyordu. Sanıyorum kazandığım ilk para, çizdiğim bir buhar kazanı ilüstrasyonundan gelmişti. Grafikerlik yapmaya başladım, fakat bir sene sonunda can havliyle kendimi dışarı attım ve yine aile desteği ile yüksek lisansı bitirdim, sanatta yeterliğe başladım. Hatırladığım kadarıyla ilüstrasyonlar çizdim, ders verdim, ara sıra para kazanmayı başardım. Sonunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nde asistanlığa başladım. 1990 senesiydi... Hâlâ aynı kurumda öğretim üyesiyim.

Memleketin en eski, eskiliği ile övünen, kimilerinin kendisinden hâlâ akademi diye söz etmekten hoşnut oldukları bu kurumda, akademi mezunu olmayışım beni hep dışarıda tuttu. Malum tabire gore; “o dışarıdan” oldum. Belki de en büyük avantajım buydu. İster istemez yerleşik bakış açısının dışında kaldım, bunu çok da bilerek yapmadım. Huyum suyum, geçmiş bilgim tüm o değerlerin içine oturamadı bir türlü. Derken oldukça maceralı, kavgalı dövüşlü, zaman zaman çok yıpratıcı ama hep teyakkuz durumunda, yıllar içinde öğrenerek geçti zaman. Kendime ait bakış açısından şaşmadan. Bazen erkek, bazen kadın duruşuyla, bazen her ikisiyle de ayakta kalabilmenin türlü şekillerini denemedim değil. Sonuçta  ortaya geçmişinden farklı, geçmişini reddetmeyen, güncel sanatın verilerini içine almaya başarabilen, “Halı Atölyesi” diye açık bir mekân oluşumuna vesile olduğumu söyleyebilirim. 

Her zaman kurum dışında bir varlık alanım olmasına rağmen, hocalık yapıyor oluşum, kimi zaman sanat camiası içinde de dışarıda tutulmama neden oldu. Birçok arkadaşım veya sanatçı arkadaşım kurumlar bünyesinde olmayı eleştirmiştir, ki haklılık payları vardır. Bu benim için bir zamanlar bir ikilemdi. Kimi kez zaman kaybettiğimi düşündüğüm de olmuştur. Öte yandan, sürekli yenilenen bir kitle ile birlikte olmanın, onlarla üretmenin bana çok şey kattığını düşünüyorum. Hatta bundan büyük zevk alıyorum. Düşündüğümü, ürettiğimi basit de olsa bir yerlerde paylaşmak vazgeçilmezlerimden. Üstelik daha da ötelersek, sanat eğitiminin kendisinin sanat yapma biçimine dönüşebileceği zamanlarda yaşıyoruz. Bir süredir de iki sanatçı arkadaşım ile ortak deneyim yaşayarak, etrafımıza yayarak, böyle bir süreci deneyliyoruz.

Galiba tüm bu anlattıklarım sonuçta bakış açısı ile ilgili. Kurum içi veya dışı zor da olsa, deneyimlerinizi dönüştürmek isterseniz dönüştürürsünüz… Bu noktada biraz şansa ihtiyaç olduğunu da eklemek gerek.

02.02.2010