Tayfun Serttaş

Henüz çok erken bir tarihte, hayatlarının en radikal kararını alıp kıyıya kaçan bir ailenin 1982 baharında dünyaya gözlerini açan ilk ve son çocuğuyum. Mecburen fakirdik, çünkü Bodrum çok fakirdi. 80’li yılları düşünüyorum da, feci yokluklar gördük ama zaten umrumuzda değildi. Başka bir hayat, sanki bir masal coğrafyasında inzivaya çekilmiştik biz.

Türkiye’ye dağlarla sırtını dönmüş, iki bakkal bir fırından ibaret o beyaz kasabada Yunanistan’ın Kos Adasını izleyerek büyüdüm. Bodrum benimle büyüdü sanki. Ülkem bu iki toprak parçasından ibaretti. Uzun yıllar Türk radyo ve televizyonları çekmedi, ET1 isimli bir Yunan kanalı en büyük eğlencemdi. Kışın telefon bile problem olurdu. Bodrumlular askere giden oğullarına ulaşmak için teknelerle Kos’a geçer, uluslararası olarak oradan telefon açarlardı. Öyle bir Bodrum, şu anki Barlar Caddesi pazar yeriydi, annem elimden tutar pazara çıkarırdı, toz toprak. Bugünkü anlamda endüstriyel pazarlar gelmesin akla asla, birkaç dilim kuru peksimet ve dağlardan toplanmış ot demetleri. Süngercilik en önemli geçim kaynağıydı, kışları köpek balıkları avlanır sahile çekilirdi, sahil boyunca dizilen süngerleri ve bedenim büyüklüğündeki köpek balıklarını dün gibi hatırlarım. Onları yine Kos’a satarlardı.

Kumbahçe isimli Girit Mahallesinde otururduk. Komşularımızın çoğu mübadele ile Adalardan gelmiş ailelerdi. Bodrum’un Eski Çeşme Mahallesi Türk tarafı, Kumbahçe Mahallesi Rum tarafıymış mübadeleden önce. Ruhu bozulmamıştı çünkü karşıdan gelenler de Rum kültürüne daha yakındı, böylelikle eski Rum mahallesi yeninin Giritli mahallesi olmuştu. Birkaç boş bina sadece bu mahallede vardı, o nedenle her yeni gelen buraya taşınırdı. Betonarme evler henüz yoktu, iki katlı taş evler. İlk ev sahibimiz deveciydi. Uzun yıllar yük hayvanı olarak kullanıyorlar develeri, Milas’a kervan götüren nispeten varlıklı bir sülale. Onların evini kiralamıştık, benim odam bu develerin kaldığı bahçeye bakıyordu. Dünyaya gözlerimi o pencereden develeri izleyerek açtım diyebilirim. Çok acayip, amorf canlılar, sabah akşam onları seyrediyordum.

Ailem hiçbir zaman gerçek mesleklerini yapamadı, çünkü onların eğitim aldığı alanların Bodrum’da bir karşılığı yoktu. Mecburen devletle çalıştılar. Annem Bitez Köyü İlkokulu’na yönetici olarak atandı fakat aynı zamanda derslere giriyordu, birleştirilmiş sınıf sistemi vardı. Şimdiki modern okulu çok sonraki yıllarda bağış toplayarak yaptırdılar. Babam Halk Eğitim Merkezi müdürüydü, sonra Çıraklık Eğitim ve türlü eğitimin müdürlüğü onun üstüne kaldı. Sayısız kurs açtı, Bodrum’da mesleki alanlar çok sınırlıydı, miçoluktan, süngerciliğe ve dalgıçlığa kadar neredeyse tüm geleneksel meslek kollarını formasyona bağladı. Bu iş kollarının resmen tanınmasını sağladı, eğitmenleri Bodrum ahalisinden seçiyordu, kadınlar için çok şey yaptı, bazı halk şarkılarının TRT’nin repertuarına girmesini dahi sağladılar, işleri dışında “işler” yaptılar, sanırım başka türlü çekilmezdi o müdürlük koltukları. Bodrumlular bu yeni gelişmeleri ve ailemi çok benimsedi. Şimdi yapsan belki kimse ilgilenmez ama o zamanlar için çok önemli şeyler, en ücra köylere kadar kurslar taşıdılar. Bu açıdan bana reformist bir ruh aşıladıklarına inanıyorum.

1988’de annemin köye gidip gelmesi onu çok bunalttığı için Bodrum’un merkezinden Bitez’e taşındık. Okulun bir lojmanı vardı, o da eski taş bir ev, 40 dönüm bir zeytinliğin ortasında. Hayatımın daha büyük kısmı orada geçti. Evde rol problemi yaşamamam için hiçbir zaman annemin yönettiği okulda okuyamadım. Sabahları herkes onun okuluna geliyor, bense yağmur altında kendim kadar bir sırt çantasıyla dolmuş bekleyip Bodrum’a gidiyordum. Dolmuş dediğim eski bir jip, arkasına karşılıklı dizilirdik, üstü açık... Böyle böyle büyüdüm.

Sanki yüz sene öncesini anlatır gibi şimdi tüm bu detayları neden anlatıyorum? Paraya geleceğim de ondan. 1990’lı yıllarda artık masalın sonuna gelmiştik. O değişime tanıklık etmek, tüm eski Bodrumluları içine kapattı, biz sustuk. Bizim adımıza, bizim tarihimizin üzerinde başkaları tepinmeye başladı. Bir zamanların bu küçük sürgün kasabası artık PARA ediyordu ama bu durum bizim huzurumuzu bozuyordu, böylelikle hepimiz bir adım geriye çekildik.

Belki de paradan nefret etmemin en büyük nedeni, o günlerde paranın asla para ile satın alınamayacak şeyleri nasıl kirlettiğine birebir tanık olmamdan kaynaklanıyor. 90’larda Bodrum’un sosyolojisi tamamen bozuldu, akrabalar birbirine düştü, en yakın arkadaşlar kavga etti, sayısız aile dağıldı, herkes birbirini aldatmaya başladı... Bir zamanların yoksulluk içindeki aşk toprakları, bolluk içindeki küskünler toprağına dönüştü. Sanırım bu yüzden para ve onun sağladığı ayrıcalıklar hiçbir zaman vazgeçilmezler listeme giremedi.

Beraber büyüdüğüm insanların bir bölümü bu “fırsatlar çağında” çeşitli turizm işlerinin başına geçip olağanüstü meblağlar kazandılar. Ortak özellikleri, küçüklükte aramızda en aptal olanların onlar olmasıdır. Hiç şaşırmıyorum. Muhtemelen şimdi hepsi yeni metresleriyle yeni yatlarında yeni aldıkları puroları deniyordur. Daha duygusal nedenlerle orada olanlar ise bu yozlaşmaya katlanamadılar, terketmeye başladılar. Annemin emekliliğinin ardından ailem de bir bakıma terkedip, yarımadanın en uzak noktası Turgutreis’e taşındı. Şimdiki evimiz yalnızca Kos’u izliyor, aradan Bodrum silüetini kaldırdık.

Ben ise bir daha dönüş yapmamak üzere 1999 senesinde Bodrum’dan ayrıldım, İstanbul’a taşındım. Gerisi malum, gerisini bilen biliyor... Şimdi evimin bir tarafı Tarlabaşı’na, bir tarafı İstiklal Caddesi’ne bakıyor. Yeni ülkem bu iki cadde arasındaki tezatlıktan ibaret.

Sert sigaraları bir süre önce bıraktım çünkü sosyal güvencem yok, ultra light Winston içiyorum.

11.03.2012