Ortaokulu bitirdiğim yıl, tatilde çalışmakta ısrar edince, ailemin tanıdığı bir tarih öğretmeninin yanında işe başladım! Aynı zamanda nikâh şekeri tasarlayıp-üreten öğretmenin, Tünel’de, İsveç Konsolosluğu yanındaki küçük dükkânının, sanat pratiğimdeki malzeme çeşitliliğine daha o yıllardan, çok katkısı olduğunu biliyorum.
Taksim Atatürk Lisesi’ne devam ederken, ilk yerli fast-food zinciri olmakla övünen Sheko Burger’de oturmuş, yine tatil için, iş ilanlarını tarıyorken; “Niye burada çalışmıyorum?” dediğim günün ertesinde mutfaktaydım. “Kendinizi görene kadar parlatın seramikleri…” diyen şefi, Seramik Bölümü’nde okurken birkaç defa anımsadım. Mümkünse 20’sinden evvel herkesin bir süreliğine hamburgercide çalışmasının hâlâ büyük bir zenginlik olduğunu düşünürüm... Derslerim genel olarak yolunda olduğundan (gerekçeleri galiba buydu) sanat okumama gönüllü olmayan aileme ve Resim dersini iptal edip, yerine Güzel Yazma - Konuşma diye bir dersi uygun gören lise müdürüne rağmen kararlıydım. Mezuniyetimin ardından, güzel sanatlara hazırlık kursuna başlayabildim. Hafta içi Görsel Yayınlar’da çalışıyor, hafta sonları da akademi hazırlık kursuna gidiyordum.
Mimar Sinan Üniversitesi Seramik ve Cam Bölümü’ne girer girmez (1992), kiraladığımız atölyeyi yaşatmak için de hep ve çok çalışmak gerekti. 1993’te yarı-zamanlı olarak Kapalıçarşı’da (yıllar sonra 2007’de “üçyüzbir” işini üretirken beni inanılmaz biçimde desteklemiş olan) bir takı atölyesinde başlayan üniversitedeki çalışma serüvenim; polyester vitrin tasarım ve uygulamaları, çocuklara ders vermek, Eczacıbaşı-Vitra satış sonrası müşteri memnuniyeti anketleri, kısa filmlerde sanat yönetmenliği vs… şeklinde devam etti. Mezun olduktan sonra, düzenli para kazanmam gerektiğinden, atölyeyi bırakıp, tam zamanlı takı tasarımcısı olarak çalışmaya başladım (1997). Bir istifa-bir sergi gibi devam eden süreçte, sabah 8 akşam 8 çalışıyordum. 1997 Genç Etkinlik, 1998 Günümüz Sanatçıları katılımları bu dönemlere denk gelir. Radikal bir kararla, kuyum dünyasından, (tasarım fikrine yakınlığı nedeni ile) Derishow-Mimarca’ya geçtim (1999). Yine atölye atölye gezerek çalıştığım bu süreç, malzeme ile düşünebilmeme sağladığı katkı ile değerliydi.
1997-2000 yılları arasındaki rutin çalışma serüvenime daha fazla devam edemeyeceğimi anlayıp, riskli ama mutlu atölyeli dünyama geri döndüm. Burada zor olan, atölyenin kirası için (haftanın en az 3 günü atölye dışında olmak üzere) farklı işlerde/alanlarda çalışmak zorunluğuydu. Bu işler, deprem ardından Izmit’te KADAV işbirliği ile kadınlarla atölye çalışmaları (2001), obje tasarım ve üretimleri, seramik dersleri, çeşitli tv programlarında ve Belma Baş’ın 59. Cannes Film Festivali’nde yarışan kısa filmi Poyraz’da (Budak Akalın ile birlikte) sanat yönetmenliği idi. Anlatırken oldukça minimalize ettiğim iş çeşitliliğinden elbette beslendiğimi ama ekonomik belirsizlik ve gelecek kaygısının da bu beslenmeye ortak olduğunu söyleyebilirim. Bugün son derece butik ev-atölye formatı ile seramik dersi vermeye devam ediyorum. Sigortam yok. Emeklilik planım da… Eve faturalar gelmeye devam ettiği sürece para kazanmak konusunda kaygı duyabilirim. Sadece bu kaygılara karşı samimi olmak gerektiğini düşünüyorum. Robinson’dan ve adadan uzağız. Sistemin içi-dışı tartışmalarındansa, üreterek sistemde küçük delikler açma ihtimalini daha realist buluyorum. Åçtığımız delikler kapanır. Yine açarız…
Sanatın, her şeye rağmen yapılan bir şey olduğunu düşünüyorum… Babama, üniversitede Taksim’den Tünel’deki eve yürüdüğümüz bir gün, gerekçeleri ile birlikte niye sanatçı olmak istediğimi anlattığımı, onunsa bu uzun konuşma bittiğinde “Tamam Yasemin ama bu iş hobi olarak yapılır”, dediğini hatırlasam da… Desenimi iyi bulduğundan, “Üniversitede Güzel Sanatlar düşünmüyor musunuz?” diyen lise resim öğretmenimin bir başka derste, desen ödevimi (yine iyi bulduğundan!) benim yaptığımdan şüphe ettiğini unuttum. Gerçekten…
25.03.2011