27 Ağustos
1971’de, dönemin cumhurbaşkanı rahmetli Özal’ın “10 yıl sonra Avrupai bir kent
olacak” dediği Şırnak’ın İdil ilçesinde doğmuşum. İdil (ilçenin ilk yerleşimcileri
olan Süryanilerin verdiği ismiyle Hezex) başlangıçta Mardin’e bağlı bir ilçeymiş,
derken, 18 Mayıs 1990 tarih ve 20522 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 16 Mayıs
1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Şırnak iline (ne gereği varsa!) bağlanmış,
bir yerlerde yazdığım gibi, kısmeti de bağlanmış bu tarihte. Bağlantılı
metinleri, –yani İd’e ve İdil’e ilişkin çağrışımsal yazılarımı– güncel sanatın kült sitesi
nihayeticimdesin.com’un biricik arşivinde bulabilirsiniz, tabii eğer geride bir
arşiv kaldıysa. Bununla birlikte İdil, Kürtçe kaleme aldığım ve henüz Türkçeye çevrilmemiş
her iki romanımda, yani hem Rojnivîska Spinoza’da (Spinoza’nın Günlüğü), hem de
Pêşbaziya Çîrokên Neqediyayî’de (Bitmemiş Öyküler Yarışması) çocukluğumun ve
ilk gençliğimin geçtiği başat bir mekân olarak fazlasıyla yer aldı. İlkokulu
da, liseyi de orada okudum, müteakiben, Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Resim İş Eğitimi Bölümü’ne girdim. Pek çok aday gibi ben de, iki aşamalı üniversite
sınavının ikinci ve en önemli aşamasını geçememiş, çizgime (hem resim hem de
ideolojik bağlamda) ve entelektüel birikimime güvenip, özel yetenek sınavına
girmiştim. Tarih: 1988. Kayıt için gerekli parayı ve diğer harcırahı, adını
bile anımsayamadığım kıvırcık saçlı, minyon tipli, şirin mi şirin bayan bir öğretmen
vermişti. Şimdi, Auto-Interrogation: İd Kendini Sorguluyor-I’den aktarıyorum: “Babam
bir meteoroloji memuruydu. Havaya, suya dokunurdu anlayacağınız. Maddi
durumumuzun iyi olduğunu söyleyemem. Görev yeri, bir Süryani köyü olan, Basibrîn’deydi.
Türkçe ismiyle, Haberli’de. Bizler İdil’deydik ve babamı, ancak ayda bir görebiliyorduk.
Annem, ağabeyim, ben ve kız kardeşim. Birkaç gece İdil’de kalır, sonra yeniden
Basibrîn’e, kutsal görevine dönerdi babam. Gitmesini istemezdik. Yolunu keser,
bacaklarına sarılır, adıyla yalvarırdık ona. Ona asla “baba” diye hitap
etmedik. O Fahri’ydi. Bizim Fahrimiz. Sonra, tayinini İdil’e almayı başardı. İlkokulu
bitirmiştik. İdil ise, karanlıktaydı. Elektriğin çok uzun bir süre verilmeyeceği
söyleniyordu. Anımsıyorum, hapishanenin bitişiğindeki evdeydik. İlk kez
betonarme bir eve taşınmıştık ve bu çok garip bir duyguydu. Sınıf atlamış
gibiydik. Annem, uzun kış gecelerinde, bizlere masallar anlatırdı. Annemin
masallarında insanoğlu hep kalleş, hilekâr, düzenbaz, hain, sinsiydi. İçinde yılanların
olduğu masallar. Cinler, bizdeki karşılığıyla, bizlerden iyilerin adları geçerdi
masallarda. Korkardık. Korkudan altımıza kaçırırdık. Aristokrat bir aileden
geliyordu annem. Babası Seyit idi. Seyit Celal, Cizre’nin tanıdık simalarındandı.
Babam, öyle aşiret çocuğu falan değildi. Toprağa bağımlı bir ilişki geliştirmemişlerdi.
Dedem de memurmuş. İyi at koşarmış. Ölümünden önce görmüştüm. Aksi mi aksi bir
ihtiyar. Aniden esen yele, boşalan yağmura, parıldayan şimşeğe, gece gelen sağlığa,
ağza alınmadık küfürler savururdu. Bir yıldan daha uzun bir süre sarı silik bir
gaz lambası ışığında yaşadık. Elektriği, ışığı unutmuştuk. Gaz lambasına o
kadar alışmıştı ki, bir gece yarısı elektrikler geldiğinde, hiç heyecanlanmadığımızı
anımsıyorum. Televizyonumuz yoktu. Komşuya gider, Logan’ın Dönüşü’nü izlerdik ağabeyimle.
Logan’ın, tuhaf bir silahı vardı. Ev sahibi, pijamasıyla, minderde bağdaş kurmuş,
elinde sigarası, filmin başından sonuna değin öksürürdü. İğrenç bir öksürmeydi.
Adamı sinir ederdi. Çocukları bile dayanamaz, küfrü basarlardı ihtiyara. Çok yaşamadı
zaten. Veremden öldü bir-iki ay sonra. Babam, İdil’e tayinini aldırdıktan
sonra, bizlere Blaupunkt marka bir televizyon almıştı. Televizyon, tek eğlencemizdi.
İdil’deyken aile ekonomisine katkı olsun diye türlü işlerde çalışmıştım:
kahvehanelerde, demircilerde, lokantalarda vs. Tüm bu işlerden, başka işlerle
(resim yapmak ve hayallere dalmak) uğraşıyorum diye kovulmuştum. Her neyse,
sanat ve edebiyat hayatımın tüm dönemlerinde vardı. Buradan para kazanacağım
ise, aklımın ucundan bile geçmezdi. Türkiye’de bir güncel sanat projesi satın
alınmış ilk sanatçılardan biri benim herhalde. Ancak, hayatım bu kazanımlar üzerine
kurulu değil, tuhaf bir şekilde devletin verdiği maaşa hâlâ güvenmekteyim.”
8.05.2010