Burak Delier

1977 yılında Adapazarında doğdum. Ortaokulda yaşadığım karmaşık bir dönem sonucunda çevremde kimsenin özel bir teşviki olmamasına karşın, sanatla ilgileneceğim nasıl olduysa kesinleşmiş gibiydi. İşin aslı, daha sevimsiz bir şey olabileceğim anlaşılınca sanata razı olduk. Bu kadar ciddiye alacağım beklenmiyordu sanırım.


Hayatımın her evresinde para kazanma meselesini kafamın derinlerinden gelen sürekli ve sıkıcı bir takırtı olarak duydum ve hâlâ duyuyorum. Ulysses’te bütün şehri dolaşan baston sesi gibi (yanlış hatırlamıyorsam baston sesiydi): “Tak! Tak!”, “Tak! Tak! Tak!”, “TAAK!”. Mümkün olduğunca bu sese kulak vermemeye ve mümkün olduğunca kendimi her zaman asıl mesele ve asıl iş olarak gördüğüm sanata vermeye çalıştım. Bu sıkıcı sesin baskınlaştığı zamanlarda can havli ile bir sürü yere kararsız başvurular yaptığımı, CV’mi olur olmaz yerlere gönderdiğimi ve sonuç olarak hiçbir şey elde edemediğimi hatırlıyorum. Biraz olsun para kazandığım işleri tanıdıklarım aracılığıyla bulabildimBir klip arkası çekiminden oldukça uzun bir zaman sonra aldığım parayı, daha sonra bir mimarlık şirketinin tanıtım videosunu çekmek için bilgisayar başında uzun saatler geçirdiğimi, Kurtlar İmparatorluğu adlı gereksiz filmde çevirmen-ressam olarak çalıştığımı, başarısız bir müzik videosu çektiğimi, reklam “yıldızı” olmaya yazdığımıAlmanya’da katılacağım rezidans programı nedeniyle bir motor yağı reklam filmi için 3 aylık Karadeniz turu teklifini geri çevirdiğimi hatırlıyorum. (Aşağı yukarı aynı parayı alacaktım.) Bütün bu işlerden kazandığım para –tahmin edileceği gibi– yaşamayı sürdürmeye yetecek kadar değildi. Ne de herhangi bir şekilde “asıl meselem” dediğim sanata bir şey katıyorlardı. Elbette hayatım konusunda her zaman benden daha fazla endişe eden ailemin desteği olmasaydı muhtemelen daha birçok işte çalışmış olurdum.
Ama ve lakin hayatımı kolaylaştıran miktarı dolaylı da olsa sanattan kazandım. 2004 yılında yaptığım meşhur AB bayraklı kadın fotoğrafının telif hakkı tazminatından kazandığım paranın, kafamın derinlerinden duyduğum şu “Tak! Tak!” sesini ilelebet susturacağını ummuştum. Sanat çalışmalarından, yazılardan kazanacağım parayla hayatımı sürdürebilme fikri bu sırada belirdi. Ve belirmesiyle beraber solmaya da başladı. Keza hem sanatı endüstri olarak kodlayan üretimciliğe direnmek hem de hayatımı sanatla kazanmak imkânsız değilse bile oldukça zor. Ayrıca hevesle ve zaman ayırarak yaptığım bazı işlerin içerik ve biçimlerinden dolayı maddi getirisi olması mümkün gözükmüyor. 2007 yılında bu konuları düşünerek Kamil Şenol ile hızlıca başarısız olan kooperatif kurma fikrini ortaya atmıştık.
Bununla beraber kendi sanat anlaşım içinde giderek daha fazla yer tutmaya başlayan araştırma, yazma ve diğer disiplinlerle birlikte düşünme çabası ile belli bir akademik çerçevenin uyuştuğunu görüyorum. Bu hem istediğim şekilde sanat yapabileceğim hem de hayatımı idame ettirebilmemi sağlayacak bir eğitim kadrosunu işgal edebileceğim anlamına geliyor. Üstelik bu yüzyüze ilişkilerin kurulabileceği ve kolaylıkla esnetilebilecek, dönüştürücü, yaratıcı enerjiyle beslenilebilecek bir pozisyonTarihini tam hatırlayamadığım bir zaman aralığında Galatasaray Lisesinde gayrıresmi bir şekilde sanat tarihi dersi verdiğimi ve çok keyif aldığımı hatırlıyorum. Ben eninde sonunda benim gibi elinden sanat yapmak, düşünmek, yazmak –hepsi tartışmaya açık olmak üzere– dışında bir şey gelmeyenlerin ya da gelse bile tercih etmeyenlerin, soluğu okul kapılarında alacağını düşünüyorum. Bu hiç de kötü bir fikir gibi durmuyor, özellikle diğer tarafta pusuya yatmış olan klip arkalarını düşünürsek…  
 24.01.2010